Dedemin Silüeti

I.

Yıllar sonra döndüğüm kasabanın parke taşı döşenmiş sokaklarında düzensiz adımlarla yürürken, her terk eden gibi dikkatlice etrafı gözlemliyorum. İnsanlar sahile inmiş, artık sahile yürüyemeyecek kadar yaşlı olanlarla sohbet ederek yürüyoruz. Kimi yaşlılıktan, kimi sıcaktan, kimi de kokudan şikayet ediyor. “Artık kasaba eskisi gibi kokmuyor” diyerek derin bir nefes alıyorlar. Sanki kendilerini ve beni inandırmak için yapıyorlar bunu. İçlerinden biri, “Ölenler ve göç edenler kasabanın kokusunu yanlarında götürdüler” diyor bembeyaz saçlarıyla bilgiç bir şekilde. Geriye kalandan şikayetçi, ölüme sahilden daha yakın yaşlıları arkamda bırakarak yoluma devam ediyorum. Yaşlı kasabalıların yerini, adımlarımı daha düzenli hale getiren müziğin besteleyicisi kavak ağaçları alıyor. Rüzgar, kavak ağaçlarının enstrümanı o sokakta ve müsamereleri bitince haklı övgüleri görebilmek için dallarını öne eğiyorlar. Bir kafenin içinde müşteri olmadıkları her hallerinden belli olan üç kişi, bilgi yarışması izliyor, sunucunun sorularına daha yarışmacı cevap veremeden atılıyor, bunu aynı anda aynı cevabı vererek yapıyorlar.

Bir uyurgezerin uyanması gibi evimin – eski evimin – önüne geldiğimi anlıyorum. Yıllar önce annemin boynuma astığı anahtarı alıp yukarı çıkıyorum.

II.

Çocukluğumun geçtiği odadayım. Değişmeyen tek şey eski püskü soba ile ilkokulda yaratıcılığımızın sınandığı derslerden birinde yaptığım Atatürk silüeti. Siyah bir kağıdın üzerine sarı yaldızlı boya ile yapılmış, sonradan çerçevelettirilmiş geçmişin silüeti. Zamanla camının bir bölümü kırılmış ve odadaki her şeyden eski olduğunu bilir gibi anılarımıza bekçilik yapıyor.
Silüet dedeme dönüşüyor sonra. Aslında dedemi çizdiğimi fark ediyorum. Nasıl oluyor, boyadan doğup yanıma geliyor. Bütün odayı sarıya boyayarak konuşmaya başlıyor.

Akşam oluyor. Televizyonun karşısına geçmişim. Annem ve kardeşlerim yanımda. Annemin saçları daha beyazlamamış. Seviniyorum buna. Yaşlanmasın hiç istiyorum. Ellerim ve kollarım kısalmış gibi geliyor. Tüm bunlara anlam veremezken, kapının ardında birinin olduğunu fark ediyorum. Dedem narince, camı kırılmış ve her an dağılacakmış gibi duran kapıyı çalıp, sanki bedeni yasaklıymış gibi sadece kafasını uzatıyor ve gülümsüyor. Ben bir evin huzuruyla, dağılmış kapıları arasındaki ilişkiyi düşünüyorum. Dedem hiçbir göz hiçbir bakış yakalayamıyor. Bu sefer hüzünle gülebilme üzerine düşünüyorum. Dedem kapıyı kapatırken, sobanın sıcacık yaptığı odadan bir parça sıcaklığı alıp yanında götürüyor. Tenimize dokunmuş sıcak hava, bizi de hapsedip dedemin yanına ulaştırıyor. Artık balkondayız. Birbirimize, sarılmayı unutmuş insanlar gibi sarılıyoruz. Tabakasından çıkardığı sigarayı yakarken, televizyondan gelen sese kulak kabartıyor. Hep bir ağızdan; “C şıkkı, 1928” diye bağırıyoruz. Yarışmacı cevaplayamadan…